dünyayı küçülten aile

Çadırlı Ege Turu Rotamız

Bu yıl içerisinde yaptığımız en anlamlı, heyecanlı ve dinlendirici rota, çadırla yaptığımız Ege Turu oldu. Planlamamızı birçok yeni yer göreceğimiz, fakat aynı zamanda dinlenerek, deniz keyfi de yapabileceğimiz şekilde düzenledik. İstanbul’dan yola çıkarak Fethiye, Datça, Marmaris, Akyaka ve İzmir’i kapsayacak bir rota çizdik. Sadece İzmir’de otelde konakladık. Onun dışında hep çadırda kaldık.

Zamanı verimli kullanabileceğiniz, dinlenebileceğiniz, kendinize vakit ayırabileceğiniz ve kendinizi egenin maviliklerinde sakinleştirebileceğiniz bu denenmiş rotamızı adım adım paylaşıyoruz. İhtiyacınız olan şeyler ve malzeme listesi için Çadırlı Yaz Tatili İçin Malzeme Listesi yazımızı gözden geçirebilirsiniz.

1.GÜN: İSTANBUL – SALDA GÖLÜ – FETHİYE KABAK KOYU  

İstanbul – Fethiye arası arabayla 9 saati bulabildiği için araya bir destinasyon daha ekleyelim istedik ve ne zamandır merak ettiğimiz Salda Gölü’ne doğru yola çıktık. Sabah 03:30’da Osmangazi Köprüsünü tercih ederek yolculuğumuzu başlattık. Yola çıkış saatimiz ideal olduğu için İstanbul’dan çıkışımız havanın aydınlanmasına denk geldi ve keyifli bir yolculuk başlangıcı oldu. Uzun yolculuklarda gece yolculuğu yerine bu şekilde tercih ettiğimizde daha az yoruyor diye düşünüyoruz. Öyle ki, Burdur’da bulunan Salda Gölü’ne kadar sadece bir kez kahvaltı için mola vermemiz yetti. Planladığımız gibi saat 11.30 gibi Salda Gölü’ne ulaştık. Etrafında hiçbir şey olmayan ve hakikaten dedikleri gibi Maldivlerin manzarasını aratmayan bu gölün bu kadar kendi haline bırakılmış olmasına şaşırdık doğrusu. Temiz pak varlığını koruyabilmesi için hayırlı olmuştur belki de diye düşündük. Arabamızı uygun bir yere çekip yüzmek için hazırlandık. Uzun bir yolculuğun üzerine buzz gibi tatlı suya kendimizi bırakmak, o manzaranın bir parçası olmak muhteşemdi!

Türkiye’nin en derin göllerinden biri olan ve aynı zamanda krater gölü olma özelliği taşıyan Salda Gölü’nün turkuaz sularında serinleyip dinlendikten sonra Fethiye’ye doğru yeniden yola çıktık. Geçen sene yaz tatilimizi Kabak Koyu’nda bulunan Lilith Camping’de noktalamıştık; bu yıl ise oradan başlamaya karar verdik.  Lilith Camping bıraktığımız huzuru ile bizi yeniden kucakladı ve ruhumuzu arındırarak çadırımızı ilk yerine atmış olduk. (Lilith Camping – Kabak Koyu yazımızdan buranın detaylarını okuyabilirsiniz) Sonrasında hemen yüzdük ve ilk günü dinlenerek geçirdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

2. GÜN: KABAK KOYU

Sabah horoz alarmı ve kuş sesleri ile uyanarak kahvaltıya çıktık. Sonrasında kendimizi Kabak Koyu sahilinden Likya Yolu güzergahına, ormanın serinliğine atarak yürüyüş yaptık. Doğanın içinde, bir parçası olmak insanın ruhuna ilaç gibi geliyor. Öğle  sıcağında bile olsa ağaçların gölgesine sığınmak işe yarıyor. Doğa her şeyin çözümünü sunuyor.  Lilith Camping, bize yeni fikirler eken, zamanımızı kendimizi dinlendirerek geçirebildiğimiz aynı zamanda bütün ihtiyaçlarımızı karşılayabildiğimiz bir kamp alanı. 2. günümüzde de bunun tadını çıkardık işte. Yürüdük, yüzdük, kitap okuduk, dinlendik, topladığımız taşları boyadık. Böylece geçiverdi.

 

3. GÜN: KABAK KOYU

Zaman yavaş akıyor, oh ne güzel diye içimizden geçirsek de Kabak Koyu’ndaki son günümüze gelmiştik işte. Bugün de yüzerek, dinlenerek, okuyarak, sohbet ederek geçiyordu ki, Lilith Camping’in meydanına kendine ait bir oda inşa eden Evren ile tanıştık. Evren, Ortaca’da yaşayan, doğanın insanı iyileştirici özelliğe sahip bitkileri konusunda aileden bu yana bilgi dağarcığı dolu, aynı zamanda insan hakları aktivisti olan, hayatımıza güzel bir sohbet katan harika biri. Evren’in meydana 1 hafta için kurduğu oda, aile geleneği olarak bilgi sahibi olduğu kupa çekmek içinmiş. Gündüzden konuşarak akşam yemeğinden sonra bu deneyimi yaşamak üzere anlaştık. Öncesinde kampın meydanındaki barın oraya kendi yaptığı keçi boynuzu likörü ile geldi. 2 yıl bekletilerek yapılan bu likörün lezzetini nasıl tarif edebiliriz bilemiyoruz. Müthişti! Likör ikramını içerken epey sohbet etme imkanı bulduk.

Keyifli sohbetimizin ardından teşhis ve tedavi için kupa çekme odasına geçtik. İçerideki tütsünün kokusu, ambiyans ve gecenin karanlığında yalnızca ateşin ışığı büyüleyici bir ortam yaratmıştı. İkimiz de bu tedaviden çok memnun kaldık. Sırtımızda yuvarlak yuvarlak morluklar oldu ama olsun. Gerçekten yaptırdığımıza değdi 🙂 Böylece Kabak Koyu’ndaki son gecemiz de sona ermiş oldu.

4. GÜN: DATÇA

Sabah kahvaltımızın ardından, çadırımızı topladık ve yine müthiş bir iç huzurla Lilith Camping’e veda ettik. 4. gün çadırımızı Marmaris’e atmayı planlamıştık. Fethiye’den Marmaris’e geçmeden önce rotamıza Datça’yı ekledik. Fethiye-Datça arası yaklaşık 3 saat. Datça’ya gelir gelmez  tabiki ilk rotamız Eski Datça’da bulunan Can Yücel’in evine gitmek oldu. Hala ev olduğu için ziyarete açık olmayan; ama kapısında Can Baba’ya ait yazılar yazan bu sevimli evde bir zamanlar onun olduğunu bilmek çok güzel bir histi. Keşke hala orada olabilseydi.

Eski Datça genel olarak birbirine yakın küçük ve bahçeli evlerden oluşuyor. Can Baba dolayısıyla turistik olması nedeniyle de elbette hediyelik eşya satan dükkanlar var. Doğal taşlardan yapılmış takılar, dekoratif ürünler,  balkon süsleri ve buna benzer hediyelik eşyalara bakabilirsiniz gittiğinizde. Fiyatlar çok da ucuz değil bu arada bilginiz olsun. Aynı zamanda cafe olarak işletilen evlerde de molanızı verebilir, soğuk bir limonata ile yolunuza devam edebilirsiniz.

Can Baba ile vedalaştıktan sonra Datça yarımadasının en ucunda bulunan Knidos Antik Kenti’ne doğru yola çıktık. Marmaris’e dönüşümüzü de hesaba kattığımızda Knidos yolu gidiş dönüş epey zaman aldığı için Datça koylarını keşfetmeyi bir başka zamana bıraktık. Eski Datça ile Knidos arası yaklaşık 1 saat 15 dakika sürdü. Yolda Halikarnas Balıkçısı’nın Knidos hakkında yazdıklarını okuduğumuz için bir an önce varmak için sabırsızlandık. Köylerin arasından geçerek vardığımız Knidos yolu hala keşfedilmeyi bekleyen kocaman bir antik liman kenti. Araştırma yapılan bölge de çalışmalar henüz tamamlanmamış. Ancak konumu dolayısıyla dönemin önemli bir liman kenti olduğunu hemen anlayabiliyorsunuz. Sultan Abdülmecid döneminde İngiliz Charles Newton padişahtan izin alarak burada kazılar yapmış ve bulduklarını İngiltere’ye götürerek hizmetlerinden dolayı Sir ünvanı almış. Malesef ülkemizdeki çoğu antik kentin tarihinde böyle talihsiz durumlar var. Londra’daki British Museum neredeyse bu topraklarla beslenmiş durumda. Knidos’un kazı tarihi uzun süreli sorunlarla dolu. Yeteri kadar önem verilmediği için ve sorunlarla vakit kaybedildiği için hala gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen çok değerli bir hazine. Antik çağlarda burada bulunduğu söylenen Afrodit heykeli için bile gemilerin rotasına eklediği bu önemli kent şu an yarımadanın en ucunda sessizce kaderinin ışıldayacağı günü bekliyor.

Knidos’un olduğu koyda denize girilebiliyor. Yatların da yanaştığı bir koy aynı zamanda. Antik kenti ziyaret ettikten sonra dilerseniz yüzebilir, dilerseniz restaurantta soluklanabilirsiniz. Biz biraz mola verip, çadırımızı atacağımız Ak-Tur Camping’e doğru yola çıktık. Burayı tercih etmemizin en önemli nedeni, ertesi sabah Marmaris tekne turuna çıkacağımız için kamp alanın tam Datça ile Marmaris arasında konumlanmış olmasıydı. Oldukça düzenli, kamp ve karavan alanlarının parsel parsel çizilerek ayrıldığı, tuvalet ve duşlarının tertemiz olduğu bu alandan çok memnun kaldık. Parsele göre elektrik ve su da sağlıyorlar. Aynı zamanda mutfak alanında buzdolabı kiralama ve çamaşır yıkama hizmeti de sunuluyor. Orman içinde olduğu için mangal yakılmıyor; ancak paravanlı mutfak alanlarındaki ocakta gidip yemeğini pişirebiliyor herkes. Ayrıca geniş bir sahili ve yüzme imkanı olan iki koya sahip bu kamp alanı oldukça düzenli, sakin ve her türlü ihtiyaca cevap verebilecek nitelikteydi. İçinde Migros Jet, eczane, kuaför, bar, yürüyüş parkuru bulunan bu kamp alanını çok sevdik.

5. GÜN: MARMARİS TEKNE TURU

Sabah çadırımızı toplayarak Marmaris’e doğru yola çıktık. 1 saatten az sürede Marmaris merkeze ulaşarak, anlaştığımız tekne turunun ofisine gittik. Ofisten servislerle teknelere götürüldük. Her şey dahil olarak anlaştığımız tekne turundan memnun kaldık. Siz de buradan iletişime geçerek, bu turu tercih edebilirsiniz. Gittiğimiz koyların her biri harikaydı. Turunç koyunda ise 45 dakika sahil kasabasını keşfedebilme molası verdiler. Turun tek dezavantajı her şey dahil olduğu için içecekleri su da dahil olmak üzere, bardakta veriyorlar. Günün sonunda denizin keyfini çıkarabildik ve dinlenebildik. Sürekli bangır bangır müzik olmaması da epey iyiydi. Tur bitiminde yine servislerle tur ofisine bırakıldık ve 2 gece geçireceğimiz Akyaka Orman Kampı’na doğru yola çıktık. Burası da Ak-Tur gibi içeri kimlik bilgileri ile girilen kapalı bir kamp alanı, ama çadır alanları serbest. Yani isteyen istediği yere atabiliyor çadırını. Burada da elektrik ve buzdolabı kiralama hizmeti sunuluyor. Açıkçası diğer kamp alanı kadar memnun kalmadık. Tuvaletler yetersiz sayıda ve pek iyi değildi. En azından alaturka seçeneği vardı. Duşlar da pek iyiydi denemez ve su soğuk akıyordu. Yakınında bulunan sahil ise çok kalabalıktı. Burayı tercih etmemizin sebebi, ertesi gün çıkacağımız Gökova Tekne turunun kampa 15 dakikalık yürüme mesafesinde olmasıydı. Kendimize uygun bir yer bulduk ve bizim için kampın olumsuz özelliklerine rağmen keyifli bir tercih oldu.

6. GÜN: GÖKOVA TEKNE TURU

Sabah kahvaltımızı edip, yürüyerek teknelerin olduğu limana gittik. Bu seferki teknemiz ahşap ağırlıklı daha butik bir tekneydi. Alt katında püfür püfür esen yumuşak koltuklara kurulduk, Gökova’nın müthiş maviliklerini seyre daldık. Bu turda yemek dahil içecekler hariç olarak anlaşmıştık. Yemekler güzeldi, personel mesafeli ve ilgiliydi. Müzikler çok yormuyordu. Gittiğimiz koylar da çok keyifliydi gerçekten. Son gittiğimiz koyla birlikte Ege Denizi’ne şimdilik veda ederek kamp alanımızda bir gece daha geçirdik.

7. GÜN: ŞİRİNCE – MERYEM ANA EVİ – İZMİR  

Çadırımızı son kez toparlayarak son konaklama yerimiz İzmir’e doğru yola çıktık. Güzergahımızda bulunan Şirince ve Meryem Ana Evi’ni de rotamıza ekledik. Aslında daha önce geldiğimiz yerlerdi; ama buraya kadar gelmişken uğramamak olmaz dedik. Şirince çok keyifli bir yer. Rotamız esnasında köy pazarı vs olmadığı için Ege’ye gelmişken buraya has şeyler alamamıştık. Şirince’den limonlu kekik, süt reçeli, mürver şurubu alma fırsatımız da oldu. Ve tabi ki, Şarap. Buraya her geldiğimizde direkt gittiğimiz tek bir yer var: Kaplankaya Şarap.

Heybemizi doldurduk, doğruca Efes Antik Kenti yoluna giderek, Meryem Ana’nın en son yaşadığı ev olarak bilinen ve yılın belirli bir döneminde Hristiyanların Hac ibadeti için geldikleri Meryem Ana Evi’ne gittik. Enerjisi çok güzel bir yer. Araçla gidiyorsanız girişte hem araç hem 2 kişi için 30 TL alıyorlar. Aracı girişteki otoparkta bırakırsanız yokuş aşağı inip çıkmanız gerekiyor. Aşağıdaki otoparka bırakmanızı tavsiye ediyoruz.

Ziyaretlerimizi bitirip İzmir’de otelimize doğru yol aldık. Akşam Kordon’a gideceğimizi bilmenin heyecanıyla güzelce dinlendik ve akşam için hazırlandık. Akşam Fuar alanına yakın olan otelimizden Kordon’a kadar yürümeyi tercih ettik. Yol üzerinde Söğüş yapan bir dükkana rastladık, deneyelim dedik. Gerçekten iyiydi. İzmir’e yolunuz düşerse Cumhuriyet Bulvarı’ndaki Tepeleme Söğüş isimli küçük dükkana uğramanızı öneriyoruz.

İzmir’e her gidişimizde mutlaka uğradığımız Kalabalık Meyhane’de arkadaşlarla buluştuktan sonra, Alsancak’ta bulunan ve minimum 6 aylık çalışanlarını yeni şeyler keşfetmeleri için  tüm masraflarını karşılayarak yurt dışına gönderen Lapuerta isimli bir mekana gittik. Menüsü muazzam. Fikirleri muhteşem. İzmir’de mutlaka görülmesi gereken bir yer.

Çadırlı Ege Turumuz, bu şekilde sona erdi. Dönüşte, Bursa-Yenikapı feribotu ile dönmeyi tercih ettik. Yolculuk planımızı Fethiye’den başlayarak geze geze İstanbul’a dönebileceğimiz şekilde planlamamızın sebebi, yolda geçen uzun süreleri daha verimli kullanabilmek adına, adım adım İstanbul’a yaklaşarak seyahatimizi tamamlamaktı. Çok da güzel oldu. Çok gezdik, az yorulduk. Yoğun iş temposundan uzakta bolca dinlenip, bi durup düşünme fırsatımız oldu. Çok güzel insanlarla tanıştık. Bu yolculuk bize, hızlı geçen günlerimizde insanın insana ne kadar ihtiyacı olduğunu unuttuğumuzu hatırlattı. Daha çok gezelim, hayatın tadını çıkarabilmek adına. Umuyoruz ki, bu rota size yardımcı olsun. Sormak istediğiniz bir şey olursa biz buralardayız 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir